İlk Tarikat, Tarikat Mantığı & Tarikat  Yaşam Tarzı

İlk Tarikat, Tarikat Mantığı & Tarikat Yaşam Tarzı

Tarihte ilk kurumsal yapıya sahip tarikatların oluşumu 1100’lü yıllara dayanıyor. Hz. Muhammet(s.a.v)’in ölümünden yaklaşık 500 yıl sonra yaşamış olan Abdülkadir Geylani’nin ilk kurumsal tarikatı kurduğu tarihçilerle kabul edilir.

Tarik, arapça yol manasına gelmektedir. Bu kelimeden türetilen tarikat ise yol, yöntem, usul, tarz manalarına gelir. “Tarikatlar Allah’a gitmek için bir yoldur, bir mecburiyet değildir.” Şeklinde yumuşak bir şekilde dille tarikat bağlılığını tarif eden tarikatçılar vardır. Fakat bir çok mürit “mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır “ şeklinde ki uydurma hadisten hareketle tarikata girmeyi tarikatın şeyhini mürşit kabul etmeyi dini bir vecibe ve kurtuluşun bir şartı gibi sunmaktadırlar.

 

Sormak lazım, yüzlerce yıl tarikatların yokluğunda müslümanlar eksik müslümanlar olarak mı yaşadılar? Tarikat şeyhlerinin olmadığı peygamberin ölümünden sonraki   400-500 yılları arasında müslümanların mürşidi şeytan mıydı? Kuranın izahları bu yıllara kadar müslümanların manevi gelişimine rehberlik etmekte yetersiz mi kaldı ki tarikatlara ihtiyaç duyuldu?

(Ayetlere göre Kuran din adındaki her şeyi açıklamaktadır. )

 

Tarikatların ürettiği bir çok şeyh tartışılmaz kişi ilan edilmiştir. Bu şahıslara uymak dinin önemli bir şartı gibi kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu tarikatların bir çok liderini asrın mücedditi veya gavs yada kutup ilan edilmesi, sadece geçmişteki tarikatların değil, günümüzde ki tarikatın da gerçeğidir. Hemen hemen her şehirde bu şahıslara rastlayabilirsiniz.

Bunların önemli bir bölümü sahip olduğu gücü istismar eden, insanların hem ruh dünyasını hem de kesesini zarara uğratan kimselerdir.

Bu tavırlarıyla bunların önemli bir kısmı Kuranın eleştirdiği müsavi, hristiyan din adamlarının islamdaki karşılığıdır.

 

Tarikatların en önemli kurallarından biri tarikat üyesinin şeyhine kendisini ölünün ölü yıkayıcısına bıraktığı gibi teslim etmesidir. Kuranın aklımızı çalıştırmayı emretmesine rağmen tarikatlar da körü körüne itaat esastır. Tarikat üyelerine akıllarını bir kenara bırakıp şeyhlerine tabii olmaları, bu yolda akılla gidilemeyeceği anlatılır. Bu prensibi kabul edip şeyhe tabii olan kişiye şeyhin mücedditliğinin veya evliyalığının veya gavslığının inandırılmasından ve şeyhin dünyada ki en üstün insan olduğuna iknadan sonra dine yapılan ilave yada eksiltmelerin yutturulması gayet kolay olmaktadır. Üstelik kişi aklı kenara bırakma prensibini bir kenara bıraktıktan sonra, üniversite bitiren okumuş mürit ile okuma yazma bilmeyen mürit aynı kafa yapısına takılıp kalacaktır. Bu yüzden tarikatlarda ki okumuş kişilerin tavrı bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü bu kişiler tarikatların yapısı gereği, aklını kenara bırakmış ve şeyhe teslim olmuşlardır.

 

Araştırma yerine yutturma, düşünme yerine taklit esas olunca, tarikatta ki herkesin inancı hayata bakış açısı ve dini değerlendirişi tamamen şeyhi ile aynı olmaktadır. Bu nedenle insanlar ben bilmem şeyhim bilir, şeyhim diyorsa vardır bir hikmeti gibi izahlarla şeyhin en saçma sözlerini bile kabullenmektedirler. Trajikomik bir kaç izaha yüzlerce tarikat üyesinin sırf şeyhleri dedi diye inandıklarını örnekleyelim.

Birinci şeyhin Amerika’ya kızıp nasıl düşürdüğünü şeyhin müritleri büyük bir gururla anlatıyor ve insanlar bunu ağlayarak dinliyordu. Güya şeyh havada uzay mekiğinin vidasını kendi eliyle gevşetmiş.

(Kaynak: Nakşibendi lideri Şeyh Ahmet Yasin Bursevi / ilgili video haberi: Kanal D haber (https://www.youtube.com/watch?v=mE0wP4-33ng) Videoyu izleyebilirsiniz.

 

Bir diğerimi ise herkesin medyadan ve haverlerden hatırlayacağı “nefislerinizi terbiye edeceğim” diyerek, müritlerine cinsel organını öptürmesidir.

 

90’lı yıllarda ise yine bir şeyhin suyu suya katarak ayran yaptığı müritlerince herkese anlatılır olmuştu. Artık suyla kolonyayı mı karıştırdı, yoksa rakı ile suyu mu karıştırdı bilim adamları hala çözemedi.

 

Buradaki asıl sorun körü körüne itaati gerektiren şeyhlik sistemi olduğunu görmek ve bahsedilen sorunların şeyhi değiştirmekte değil, sistemi değiştirmekle çözülebileceğini kavramak önemlidir.

 

Yine tarikatlar da bir çok masallar anlatılmakta. Bu masallara değinmeyeceğim ama burada asıl sorun şu ki; aklı bir kenara bırakarak şeyhleri bir şey istediğinde yada söylediğinde, “vardır bir hikmeti” diyerek koşulsuz şartsız buna boyun eğmesi gereken kişiler olarak yetiştirilerek ve  şehleri nasıl müslüman olmalarını isterse öyle müslüman olmalarıdır.

 

Bu gibi durumlar sonunda şehler aşırı yüceltilerek, hristiyanlık ve musevilik de ki sapmaların bir benzeri islama inandığını söyleyen kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir.

 

Tarikatlarda ki en garip uygulamalardan biri ise şeyh ile yapılan rabıtalardır. Türkiye’de en yaygın tarikatlardan biri olan nakşibendiliğinde en önemli uygulamalarından biri budur. Kelime anlamı bağlantıdır. Şeyhlerini düşünerek onun vesilesi ile maneviyat ile bağlantı kurabilirsiniz. En kibar ifade ile saçmalık olarak değerlendirebileceğim bu uygulama Kuranın dini ile de mantıkla da hiç bir şekilde bağdaşmaz. Allahın Resulü varken bunun gibi kendilerine pay çıkaranları düşünmek ve bilinç altına yerleştirmek size ne kadar mantıklı gelir bilemem.  

 

Diğer önemli olay ise tarikatların tasavvuf düşüncelerini benimsemeleridir. Bu düşünce adına ortaya atılan bir çok güzel şeyle beraber islamın özüyle hiç bağdaşmayacak izahları da bu düşüncelerinin ünlü ismi adına kabul etmeleridir. Tasavvuf düşüncesinin en ünlü ve etkili kişisi herkesin tanıdığı bildiği Muhyiddin İbnül Arabi’dir.

 

Arabi kendi kitabında şöyle diyor; “Allah beni över, bende onu. O bana kulluk eder, bende ona. Bir halde ben onu ikrar ederim eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce de inkar ederim.”

Kaynak: Fususu'l-Hikem Arabinin kendi kitabı.

 

İbnül Arabi buna benzer ifadelerinin olduğu kitabının kendisine peygamber tarafından verildiğini ifade etmiştir. Halbuki kendisi peygamberden yüzlerce yıl sonra dünyaya gelmiştir.

 

Tarikatlar kendi anlayışları dışındakileri kolayca kafir ilan ederler. İslami anlayış açısından asla kabul edilemeyecek İbnül Arabinin ve diğer tarikatla tasavvufun önde gelenlerinin alıntılarına benzer sözlerini ise yorumlayarak kurtarmaya çalışırlar. Ve bu sözleri eleştirenleri anlayışı kıt olmakla ve bu şahısların derinliğini kavrayamamakla eleştirirler. Ne yazık ki tasavvuf ve tarikat bağlılığı anlayışları bu denli köreltmiştir.

 

Diğer bir husus ise şeyhlerin ölmeden önce tarikat yönetimini ve malları oğluna, damadına yada aileden birine bırakması da sayısız garipliklerden biridir. Oysa aklın emrettiği ve Kuranın esasına göre emanet ehline verilir kan bağı olana değil.

 

Müritlere bile layık görülen evliyalık mertebeleri şeyhlere çok daha abartılı bir şekilde verilir. Şeylerin kerameti diye öyle hikayeler anlatılır ki Kuranda anlatılan bir çok peygamber mucizesinin bile bu kerametler kadar olağan üstü olmadığı görülür.

 

“Şeyh uçmaz mürit uçurur” deyimi ile halkın arasında ifade edilen olgu ayrı tarikatlarının müritlerinin birbirlerine karşı hava atma mekanizmasıdır. Öyle ki şeyhler hayvanları, insanları canlandırırlar, okyanusların üstünde yürürler, aynı anda bir sürü yerde gözükürler neler vardır neler. Superman şeyhler kalpleri bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde bulunur. bir bakışı ile hidayete erdirir. Dilediğini cin yada diğer yöntemler ile çarpar, üfürüğü, tükürüğü, sidiği, dokunuşu ile alemlere nurlar yağdırır. Şeyhleri bunu yapınca müritlerin ne hakkına şeyhlerine itiraz etmek, şeyhin lafını tartışmak, aklını kullanmak.

 

Müritin en iyisi, gözü kapalı itaat eden ve itaati en çok olandır. Tabi tüm bunların merkezinde dönen çok büyük bir ekonomik pazar olduğunu da unutmayın. Tarikatlar ilk okul seviyesinde ki hikaye, masal yada örneklerle üyelerine mantıklarını kabul ettirirler.

Örneğin bir nakşiye islamda neden bu kadar çok tarikat var diye sorarsanız eğer;

“Ankara’ya giden bir çok yol var, bu yollardan birini seçmek senin tercihin gibi sözler olacaktır. ”

 

Yüce yaratıcı Allah’ı Ankara indirgemek ve tarikat çeşitliliğini de otoyollara benzetmek bu ve bu gibi mecazi örneklemeler ancak eğitimsiz insanları etkileyecek bir örneklem çeşididir.

Ayrıca bu tarikatlara katılmayı da dini bir vecibe gibi anlatmaları ayrı bir saçmalıktır.

 

Başka ülkeleri bilmem ama Türkiye’de yaşayan her vatandaşın bunlar gibi koloni kurmuş, hastalıklı virüslerle savaşması, karşı koyması İslamın doğruluğu ve düzgün aktarılması açısından çok önemli bir vazifedir.